İncelen Dikkat, Açılan Kalp

  • Reading time:7 dakika
// Melike Kara //

Eski bir yazımı şöyle bitirmişim: “Küçük diye bir şey yok, yalnızca yeterince dikkat vermeyi öğrenmemiş bir zihin var.” Yeterince dikkat vermeyi öğrenmek görmezden gelmemeyi, an be an yaşamın kendini açmasına ilgili olmayı, buna gönüllü olmayı gerektiriyor. Küçük şeylere dikkat verebilen bir zihinle yaşamak, yani mindfulness, hissedebileceğimiz yaşama sevgisinin en dolaysız göstergelerinden biri bana kalırsa. Bunun tam tersi de, yani küçük şeyleri görmezden gelmek, eninde sonunda sevgisizliği, kudretsizliği, cansızlığı ve yaşanabilecek tüm kopuşları, ayrılıkları, insan eliyle yaratılan tüm acıları doğuran koşulları besliyor.

Yaşam küçük’ten oluşuyor. Yaşamlarımız her bir anda yaptığımız seçimlerin bir araya gelişiyle, başka koşullarla iç içe geçişiyle şekilleniyor. Bu yüzden her bir nefese farkındalığın ve anlayışın ışığını getirmeyi pratik ediyoruz. Meditasyonda güçlenen bu pratik, yani dikkati başta derin ve büyük hissettirip birkaç dakika içinde incelen nefeste tutma pratiği, gündelik yaşama döndüğümüzde de, -tıpkı meditasyonda olduğu gibi- diğer her şey olup biterken, tüm bu olup biten şeylerin farkındalığıyla, yine de o küçük, ince şeyleri kaçırmamayı mümkün kılıyor. Böyle anlatınca pek bir işe yaramadığını biliyorum, işe yaramasıyla kastettiğim kişinin yaşamını nasıl yaşadığı üzerinde bir dönüşüm yaratması. Böyle bir dönüşüm durduk yere gökten inmiyor, ama ironik bir biçimde oturduğun yerden oluyor. İster meditasyon formunda ister başka şekillerde, kişinin düzenli olarak bu zihinsel hale emek vermesi gerek, eğer yaşama yakın olma gönüllülüğü taşıyorsa. Gördüğüm kadarıyla ancak bu emeği veren kişiler yaşamın inceliklerine duyarlık gösterebilenler oluyor: güzelliğe ve ızdıraba eş derece duyarlı olanlar, bilgeler, yaşama sanatının gürültüsüz ustaları.

Neye dikkatini verirsen o büyür, diyorlar. Bunun doğrulamasını kişisel deneyimler üzerinden yapmak çok kolay. Dikkatimizi neye verdiğimiz neleri görebildiğimizi, nelerden etkilenebildiğimizi, içeride ve dışarıda neleri beslediğimizi belirliyor. Dikkatimizi çalan algoritmalar da böyle çalışmıyor mu? Ne düşüneceğimizi, neye benzeyeceğimizi, ne isteyeceğimizi belirleyen tüm makro sistemler de böyle çalışmıyor mu; küçük olanı, görülmesi, anlaşılması, fark edilmesi zor olanı hedef almıyor mu? Öyleyse dedikleri gibi, dikkatini yöneten yaşamını yönetir. İyi güzel de, dikkati nasıl kullanışlı hale getireceğiz ve yönettiğimiz yaşamla ne yapacağız?

Hadi “yönetme” sözcüğünün iticiliğini bir kenara bırakalım ve cümleyi şöyle söylemeyi deneyelim: Neye dikkatini verirsen onu seversin ve o büyür. Biraz daha yumuşak bir zemindeyiz şimdi. Baktığım, ilgilendiğim, suladığım çiçek bu çiçek değil de başka bir çiçek olsaydı, bu çiçeği değil o çiçeği aynı böyle severdim. Bu kadar basit aslında. İlgimi, dikkatimi verdiğim, tüm varlığımla dinlediğim, yaşamının farklı anlarına tanık olduğum, güzel ve zor tüm özelliklerini görmeye gönüllü olduğum arkadaşım bu kişi değil de başka bir kişi olsaydı, bu kişiyi değil de o kişiyi aynı böyle severdim. Burada sevginin sebebi tam olarak o çiçek ya da o kişi değil, benim dikkat verme kudretim ve o kudretin ölçüsü. Çiçeğin renklerine ve kokusuna bağlı olmasa gerek bilgelerin sevgisi.

Bizi diğer varlıklara bağlayan bu sevebilme becerisi zannediyorum kendi varlığımızla da ilişkimizi dönüştürme potansiyeline sahip. Bir başkasına yönelttiğim dikkatimin kalitesi, kendime yönelttiğim dikkatimden çok farklı değil; dolayısıyla bu dikkatin sunabileceği hediyeler de. Yaşama derin bir biçimde bakabilen, kalbini ve zihnini diğer varlıklara açabilen kişiler bilir ki düşündüğümüz kadar farklı ve ayrı değiliz birbirimizden. Bir kayanın ve insanın ortak doğası üzerine bile düşünebiliriz aslında, ama önce küçük bir adımla başlayalım, insanları düşünelim. Bize yakın olanlar, o kadar yakın olmayanlar, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, sevemediklerimiz… Fizik, kimya ve biyolojimizin ortaklığından bahsetmeyeceğim, orası zaten herkesin malumu. Korkularımızın, arzularımızın, ihtiyaçlarımızın ve yanılsamalarımızın ortaklığından bahsedeğim.

Bir insan hayatı yaşamak çok güzel, yaşam mucizelerle dolu. Aynı zamanda çok da ızdıraplı, zor, çetin. Herkesin hikayesi kendine. Kimileri daha şanslı, ayrıcalıklı koşulların içinde; kimileri en temel hakları ve yaşamsal ihtiyaçları için bile zorlu mücadeleler vermek zorunda. Yine de herkesin kalbi aynı şekilde kırılıyor, herkes sevdiği birini kaybetmenin acısını biliyor. Hastalıktan, yaşlanmaktan, ölmekten, sevdiklerimizi kaybetmekten hepimiz ama hepimiz aynı şekilde korkuyoruz. (Bilgelerin korkusu daha az belki, onların bir bildikleri var gibi görünüyor.) Hepimiz sevilmek istiyoruz, ah hem de nasıl! Doğamızda var bu, bakılmasak, sevilmesek ölürdük bebekken. Ama şimdi yetişkiniz ve kabul edesimiz yok, bunu zayıf buluyoruz. Katı ve sarsılmaz bir benlik inşa etmenin bizi zararlardan koruyacağı yanılsamasına sahibiz. Biz güçlü olmak istiyoruz, her ihtiyacımızı kendimiz karşılayabilelim, kimseye ihtiyacımız olmasın, ki kimse bizi hayal kırıklığına uğratamasın, kalbimiz kırılmasın, aman canımız yanmasın. Tüm bu manevraları yaparken unutabiliyoruz, herkes sevilmek, görülmek, şefkatle sarmalanmak istiyor. Ne kadar masum, ne kadar evrensel. İşte bu ortak insanlığımızı görebilmek hem kendi içimize hem de diğerlerine yönelttiğimiz dikkatimizin kalitesiyle çok ilişkili. Kişiyi diğer varlıklara bağlayan sevebilme becerisi, diğer bir deyişle dikkat verebilme becerisi, onu yaşama yakın kılarken, aynı zamanda kendine de yaklaştırıyor. Diğerlerinde gördüklerim kendime ayna olabiliyor; yalnızca kendimde bulunduğunu sandığım kimi özellikleri, zorlukları, duyguları diğerlerinde görmek yalnızlığımı azaltabiliyor ve diyebiliyorum: “İnsan olmak böyle bir şey.” İşte orada biraz daha rahatça verilen bir nefes var.

Bu “ortak insanlık” meselesi Kristin Neff’in geliştirdiği öz-şefkat modelinde[1] en çok bağ kurabildiğim kısım, bence öz-şefkat çalışmalarının en parladığı yer de burası. Bu modelde öz-şefkat zor anlarda kendimize nasıl davrandığımızla ilgili; kendi acımıza dair derin bir duyarlık ve beraberinde onu dindirmeye yönelik güçlü bir istek şeklinde tanımlanıyor. Öz-şefkatin üç temel bileşeni var; farkındalık, öz-nezaket ve ortak insanlık. Farkındalık bizi yaşama yakın kılan, an be an deneyimlerimizle ve acıyla aşırı özdeşleşmeden, daha sakin, daha dengeli bir şekilde buluşabilmemizi mümkün kılan bileşen. Acı çektiğimizde önce acı çektiğimizin farkında olmamız gerekiyor ki ona ustaca cevap verebilelim. Bir diğeri öz-nezaket, mükemmel olmadığımda, hata yaptığımda, canım yandığında da kendime karşı ihmalkâr, sert, yargılayıcı ya da cezalandırıcı değil, yine nezaketle, sevecenlikle ve anlayışla yaklaşabilmemi sağlayan bileşen. İnsan olduğum için hata da yapabileceğimi, yine insan olduğum için hatalarımı onarabileceğimi hatırlayarak. Kendimi zarardan uzak tutmak istediğim için, kendime koşulsuz sevgimi sunmakla ilgili. Son bileşen ise ortak insanlık, yaşadıklarımızı tamamen kişisel bir hikaye olarak değil, daha geniş insanlık deneyiminin bir parçası olarak görebilmekle ilgili. Kabul etmek zor olsa da bize özel pek bir durum yok. Herkes zorlanıyor, herkes bir şekilde acı çekiyor. Zorlayıcı anlarda bu geniş insanlık deneyimini hatırladığımızda, zorlandığımız her an diğer varlıklarla bağlantı kurabilmemizi sağlayan, esasında zaten var olan bu bağlantıyı bize hatırlatan bir ana dönüşüyor. Bu da yalnızlık hissimizi bir parça azaltıp, bir parça kalbimizi yatıştırıyor.

Öz-şefkatle ilgili birçok yanlış anlama bulunuyor, bunlardan biri öz-şefkatin kişiyi daha ben-merkezci yapacağı düşüncesiyle ilgili. Oysa araştırmalar, öz-şefkati yüksek bireylerin ilişkilerinde daha özenli ve destekleyici davrandıklarını, anlaşmazlıklar karşısında hem kendi ihtiyaçlarını hem de karşı tarafın ihtiyaçlarını daha dengeli gözetebildiklerini ve başkalarına yönelik şefkat düzeylerinin de daha yüksek olabildiğini gösteriyor.[2] Yaygın kültürümüzde sevgiyi kendini feda etmek, kendini adamak, adeta bir başkası için yaşamak şeklinde deneyimlediğimiz için buraları ayıklamak epey çaba gerektiriyor tabii. Kendi acımıza bakım verebilme becerisi geliştirmek neden bizi bencil yapsın? Bu beceri olsa olsa bizi diğerlerine daha az bağımlı kılar, diğerlerini daha az alacaklı bir şekilde sevebilmemizi sağlar ve bence bunun renklerinden ve kokusundan bağımsız olarak bir çiçeği sevebilmekle bir ilişkisi var. Yalnızca diğer varlıklara duyduğumuz sevgi değil, kendimize duyduğumuz sevgi de dönüşür burada. Kendi yakamızdan da biraz düşeriz. İronik bir biçimde, öz-şefkatimiz arttıkça kendimizle ilgili fikirlerimiz de yumuşuyor. Bir isim değil, bir fiil olduğumuza gülümsemeyi öğreniyoruz. Nihayetinde öz-şefkatin asıl meselesinin sabit ve katı bir benlik fikrinden özgürleşmek olduğunu görüyoruz.

İnanıyorum ki insan yaşamını defalarca dönüştürebilen bir varlık. Aslında daha doğru ifade şu: insan yaşamı sonsuzca dönüşür. Kimi zaman oturduğu minderden, kimi zaman kalabalığın içinde; ama ne oluyorsa hep bir “şu an”da, küçükte oluyor. Öyleyse dikkati inceltmeye, “Yaprakları şu renk olsa daha iyi olurdu” demeden bir çiçeği sular gibi kendi zihnimizi sulamaya, güzelliğe ve acıya duyarlı olmaya emek verebiliriz. Bilgece sevmeye ve yaşama yakın olmaya gönüllüysek.

 

Kaynaklar

[1] Neff, K. D. (2003). Self-Compassion: An Alternative Conceptualization of a Healthy Attitude Toward Oneself

[2] Neff, K. D., & Beretvas, S. N. (2013). The Role of Self-Compassion in Romantic Relationships; Yarnell, L. M., & Neff, K. D. (2013). Self-Compassion, Interpersonal Conflict Resolutions, and Well-being; Neff, K. D., & Pommier, E. (2013). The Relationship Between Self-Compassion and Other-Focused Concern Among College Undergraduates, Community Adults, and Practicing Meditators.