Sosyal Medyada Ne Arıyoruz, Ne Buluyoruz?

  • Reading time:7 dakika
// Mert Karbay //

Politikaya inanmayı sürdürebilmek için Twitter’a mesafeli durdum. Kendime inanmayı sürdürebilmek için Instagram’a hiç bulaşmadım. TikTok’a girmeyi ise, insanlığa inanmayı sürdürmek istediğimden aklımdan bile geçirmedim. Sosyal medya üzerine çalışan biri olduğumdan bu tutumum pek çoklarına anlaşılmaz gözüktü. Külyutmazlar bıyık altından gülümsedi, bu mecraların nabzını yumurta hesaplarla gizlice tuttuğumu ileri sürdüler. Sonuçta sosyal ağlardan gerçekten uzak kalmak mümkün müydü? “Biz birbirimizi biliriz” alaycılığıyla baş etmek neyse de, trollüklerle ifade edilen daha nihilist bir itiraz daha vardı: İnsan, parçası olmadığı bir dünya hakkında kalem oynatma hakkını kendinde nasıl bulabilirdi?

İtiraf etmeliyim ki zaman zaman, yerli halkları yerinde gözlemleyen antropologlar misali, kolları sıvayıp sosyal ağlara dalmayı düşündüm. Hatta fenomen olmaya yönelik başarısız girişimlerimi araştırmanın bir parçası olarak sunma fikri bile aklımdan geçti. Ortalarda “Tinder çalışıyorum, sahasının eğlenceli geçeceğini umuyorum” diyerek dolandım. Nihayetindeyse daha sıkıcı ama çok daha güvenilir bir yönteme, araştırmaya yaslandım. Zira amacınız insanların rol modellerini, ideallerini, sosyal medyaya dair basmakalıp kanaatlerini ya da kendileri hakkındaki imgelerini öğrenmekse onlara doğrudan sormak gayet makul bir tercih olabilir. Ama insanların bir şeyi neden yaptıklarını, sözgelimi sosyal medya motivasyonlarını anlamaya çalışıyorsanız, kendilerine sormak çoklukla berbat bir yöntem.

Sosyal ağlarda hesabım yoktu. Buna rağmen (“masa başında!”) sosyal medya hakkında bazı iddialar öne sürmekten geri durmadım. Çünkü sosyalmedyalaşmanın çevrimiçi dünyayla sınırlı olmayan, önce çevrimiçi sonra da çevrimdışı olan her şeyi yutan, daha genel bir trend olduğunu düşünüyordum.

Günümüzdeki konser kalabalıkları, kanımca, müzik, hatta sanat konuşarak izah edilemez. Bu dolup taşmalar, konserin sosyal medya sosyalleşmesinin bir uzantısına dönüşebilmesine referansla açıklanabilir ancak. Benzer şekilde yedinci sanat olmayı sürdüren, sabır ve dikkat talep edip karşılığında içsel bir yolculuk ve sorgulama sunan sinema, sosyal medyanın ritmine uyumlanamadığı ölçüde can çekişiyor. Ne zaman ki filmler akışa uyum sağlayıp “hype trenleri”, kaçırma korkusu örgütlüyor, o zaman can suyu buluyor.

Sözgelimi 1950’lerde bir filmin ilk haftadaki gişesi, toplam hasılatın yaklaşık yüzde 5’ini oluşturuyordu. Gişe rekorları kırması beklenen büyük film (blockbuster) mantığının oturmasıyla, bu oran %25 seviyelerine kadar çıkmıştı. Sosyal medyayla birlikte ise bir filmin ilk üç (rakamla 3) günlük izlenme sayısı, toplam izlenmenin yarısından fazlasını oluşturmaya başladı.

Çünkü aradığımız şey asıl olarak sanat değil, içerik; hatta salt içerik bile değil, ortak deneyim olarak içerik. Bir filmi izlemeden de onun hakkında konuşabiliyor, hatta çoğu zaman kanaatimizi filmin kendisiyle karşılaşmanın öncesinde, filmi sarmalayan haleden ediniyoruz. Dahası sosyal medya, kendi ritmini dünyaya dayatıyor. Filmlerin, dizilerin, albümlerin, oyunların kaderi giderek yüksek tempolu yeni sosyalliğimiz dolayımıyla belirleniyor.

Bu yüzden Instagram, TikTok hesabı sahibi olmamak, onların şekillendirdiği dünyadan, hatta sosyal medyadan uzak kalmak anlamına gelmiyor. Zaten hapishanelerin fabrikalara, okullara, kışlalara ve hastanelere benzemesinin tesadüf olmaması gibi, sosyal ağlar da giderek birbirlerine benzemiyor mu? Üstelik mesele yalnızca sosyal ağlar da değil. Oyunlar, haber siteleri, borsa ve mesajlaşma uygulamaları, alışveriş platformları… Hepsi kaydırma hareketinden sürekli akışa, sürpriz kumar mekaniklerinden görünürlük yarışına ve anlık etkileşim beklentisine kadar aynı mantığı paylaşmaya başlamadı mı?

Demem o ki aramasak dahi sosyal medya bizi buluyor. Peki bunca şevkle ne arıyoruz? Eğlenmek, zaman öldürmek, kendimizi ifade etmek, can sıkıntımızı gidermek (ya da perçinlemek), başkalarına havalı, bilgili, komik veya duyarlı olduğumuzu hissettirmek istiyoruz. Kişisel deneyimlerimizi anlatıyor, dedikodu yapıyor, tavsiye veriyor, hikâyeler paylaşıyor, dikkatimizi çekenleri birbirimize aktarıyoruz. Bazen uzmanlığımızı sergiliyor, bazen de iyi bir şakayı kaçırmak istemiyoruz. Yani sosyal medyada kendimizi şu ya da bu şekilde ifade etmeyi tercih etmemizin nedeni, çevrimdışı motivasyonlarımızdan çok da farklı değil.

Zaten paylaşımlarımız büyük ölçüde kendimiz hakkında. Bazen doğrudan: Duygularımız, ilişkilerimiz, gündelik hayatımız, bedenimiz ve “selfie”lerimiz. Görsel işitsel mecralar (Insta ve TikTok) bu eğilimde. Yazı temelli platformlardaki paylaşımlarımız bizimle alakası ise daha dolaylı: Beğenilerimiz, kültürel eğilimlerimiz, mizahımız ve siyasal konumlanmalarımız üzerinden bir benlik sunumu. Kişisel olmayan paylaşımlar, yani salt bilgi, teknik içerik ya da deneyim aktarımı, tüm mecralarda azınlıkta kalıyor, maksimum %30’lar düzeyine ulaşıyor.

Asıl ilginç olan, bu sıradan yapıp etmelerin sosyal medya dünyasında bambaşka, beklenmedik sonuçlar üretmesi. Sosyal medyada günışığı sosyalliğimizden daha az sorun çıkaran, daha çok tatmin sunan bir versiyonunu ararken algoritma dolayımlı yeni bir sosyallik inşa ediyor, buluyoruz.

Sosyal medya her şeyden önce devasa bir kayıt sistemi. Gündelik konuşma uçar, sosyal medya laflaması/yazısı kalır. Gelgelelim söz üzerindeki denetimimizi de zayıflatır. Gündelik bir konuşmadan farklı olarak sözümüzün tonunu, bağlamını, hedef kitlesini, paylaşım süresini kontrol edemeyiz.

Sosyal medya sosyalliğimizi eş-dost çevrelerinden tanımadığımız insanlara doğru genişletip kudret sağlarken seçkinlerin kudretinin altını oyar, sıradan insanlarla seçkinler arasındaki mesafeyi de daraltır. Sosyal medyanın demokrasi vaadi, güçlendirici potansiyeli burada yatar. Sözgelimi yüzyıllar boyunca neyin haber sayılacağına da o haberin hangi biçimde sunulacağına da büyük ölçüde haber profesyonelleri karar verdi. Sosyal medyayla birlikte bu eşik bekçiliği de sarsıldı. Haber artık yalnızca takip ettiğimiz bir şey değil, aynı zamanda ürettiğimiz, paylaştığımız ve parçası olduğumuz ortak bir deneyim. Seyirlik değil, gevşek bir katılım biçimi. Vaat cazip, işleyiş eğlenceliydi. Katılımımız gönüllü oldu.

Ki sermayenin sosyal medyada aradığı ve bulduğu şey buydu. Elon Musk örneğinde kristalleştiği üzere, otomobillerinin kameralarıyla yeryüzünün verisini, uydularıyla gökyüzünün verisini toplayan Musk’ın, veri iktidarını perçinlemek için en ayrıcalıklı olan veriye, insanın verisine ihtiyacı vardı. Davranışlarımızı belirleyen tutumlarımızı koşullamakta olan sosyal medyalardan birini, Twitter’ı satın alarak insan kalabalıklarının devasa, eşzamanlı, gönüllü verisinden hem veri rantı hem de iktidar devşirmeye girişti.

Bizlerin sosyal medyada aradığıysa pürüzsüz bir akış, haz ve duygudaşlıktı. İletişim ve bağlantı kurmanın yanı sıra pasif tüketim (kaydırma, vakit öldürme, haber akışında gezinme) amacıyla sosyal medyadayız (DataReportal, Digital 2025). Fakat peyda olan dağınık dikkatimiz, bağımlılıklarımız ve kaygılar hesaba katıldığında aradığımızın böyle bir iletişim ve eğlence olduğunu, sanırım söyleyemeyiz. Hayatımızın öznesi olmayı aradık, bir ara, belli belirsiz bulur gibi hissettik fakat hızlıca yitiriyoruz.

Sosyal medyayı “gerçekliğin aynası” olarak düşünmek, en az onu sanal ve dolayısıyla uçucu addetmek kadar büyük bir hatadır. Bu bakımdan onu, vaktiyle çevrimdışı dünyanın dijital bir uzantısı olan, şimdilerdeyse çevrimdışını kendi uzantısı haline getirmiş kudretli bir düzenek olarak ele almak, onu anlamak için makul bir başlangıç noktası olacaktır.

Yüz yüze muhabbetin, ses tonunun, dokunmanın, pürüzleri engelleyici karakterinden farklı olarak sosyal medya münakaşası, kılıçların çekildiği bir arena izlenimi vermeye eğilimlidir. Tempo hızlıdır, ritim sıkıdır. Anlık olan, güncele çağıran ve tepki üretmeye zorlayan bir akış baskındır. Sosyal medya bu anlamda düşünmeyi değil reaksiyonu, sükûneti değil etkileşimi, nüansı değil harareti teşvik eder. Nitekim algoritmalarının dikkatimize, bunun için de duygularımıza yöneldikleri, çıkarlarının bizi bağımlı ve öfkeli kılmaktan geçtiği bağımsız pek çok araştırmayla gösterilmiş durumda.

Yine de durum tümüyle umutsuz değil. Facebook’un 2025 raporunda, zorbalık içeren iletilerin toplam içeriklere oranı on binde 8-9 civarında. Sinir bozuyor, akılda kalıyor ama görece küçük bir oran.

Bunun bir sebebi, sosyal medya kullanıcılarının, arzunun, ötekinin arzusu olduğunu bilmesidir. En güzel olanı değil, başkalarının en güzel bulacağını düşündüğümüz adaya oy verdiğimiz Keynesyen güzellik yarışması misali, paylaştığımız içerikler çoğunlukla kendimizin heyecanlandığı değil, başkalarını heyecanlandıracağını düşündüğümüz içeriklerdir. Farklı çalışmalar, paylaşımlarımızın %94’ünde sosyal kazanç gözettiğimizi söylüyor. Alkışlarla yaşıyoruz.

Atara atar, gidere gider, like’a like’la cevap ver! Bu bağlamda sosyal medya yalnızca bir ifade alanı değil, bir karşılık ekonomisi. Bazen görünürlük, bazen saygınlık, kimi zaman da para üretir. Veri tabanlı olduğundan vermek, eksiltmez. Aksine çoğaltır. Başkalarına enformasyon, perspektif, eğlence sağlayarak zenginleşiriz ve akışta yer edinmeye, kontrol ve kudret sahibi olmaya başlarız.

Gelgelelim tablo gitgide karanlıklaşıyor. Sosyal medya herkesi potansiyel bir içerik üreticisine dönüştürdü dönüştürmesine, ama herkesi yayıncı haline getiremedi. Geleneksel eşik bekçileri alaşağı edildi ama dizginsiz bir halk iktidarı söz konusu olmadı, eşik bekçiliği ortadan kalkmadı. Kendilerini tarafsız platformlar olarak sunan sosyal ağlar giderek yayın politikaları ve gündemi olan medya devlerine dönüştü, dönüşüyor. Güzel, görülmeye değer içeriğin ne olduğunu, sosyal medyanın ilk zamanlarından farklı olarak, artık tek başına kullanıcılar seçmiyor. Kullanıcılar, dikkati ve ruh sağlığını manipüle edecek kararlar almaktan çekinmeyen, kâr ve iktidar amacı güden algoritmik düzenek, düzeneğe yönelik hukuki ve siyasi baskılar, daha sonra da bu düzeneğin içerisindeki reklam sistemi, trol orduları ve benzeri manipülasyonlardan geçerek karar verebiliyor.

Bu tabloda ilginin önemli bir kısmı sayıca az, büyük prodüksiyonlu influencer grubunda toplanıyor. Sıradan kullanıcılar da giderek kendi kuytu köşelerine, kapalı hesaplara, 24 saatlik hikâyelere ve niş topluluklara çekiliyor. İçerik üretmediği gibi etkileşim de vermeyen sessiz çoğunluk, giderek kalabalıklaşıyor. Katılım azalıyor, üretim profesyonelleşiyor, etkileşim daralıyor. En parıltılı günlerinde bile yüz yüzeliği sunamadığından eksik olmaya mahkûm dijital kamusallık, şimdilerde çökmenin eşiğinde.

Bu açıdan özgürlük ve güçlenme arayıp yepyeni bir tahakküm düzeneğine toslamış gibi görünüyoruz. Daha kaygılı, daha dikkatsiz, biraz daha dağılmış durumdayız. Ama hâlâ akışın içindeyiz. Sosyal medya vaktiyle bir ihtimaldi ve, sanki, fena değildi.