Yoldaş tür: ebegümeci (Malva sylvestris)[i]
Aile: Ebegümecigiller (Malvaceae)
Cins: Ebegümeci (Malva)
Boy: 50 ila 150 cm
Ömür: İki ya da çok yıllık otsu bitki
Yaşam alanı: Kutuplar hariç tüm yeryüzü
Türkçe’deki diğer adları: ebegömeç ve molaşaotu
Ortak yanımız nedir, yaprağındaki bir çiy tanesinin
titrettiği gül goncasıyla?
Nietzsche
Basit insan yaşamını keskin bir şekilde idrak edip
hissedebilseydik çimenlerin büyüyüşünü ve bir
salyangozun kalp atışlarını işitebilirdik.
T. S. Eliot
Karaburun, Saip Köyü, İzmir
Ocak 2024
Çoğunlukla yol kenarlarında rastladım ebegümeçlerine. Sonra düzlüklerde, çayırlarda ve toprağın uzandığı her yerde. Toprağın kendini taşlı ve kayalı yüzeylere bıraktığı peyzajlarda gözden kayboluyorlardı; onlardan boşalan yeri kekikler, zahterler, bıttım ağaçları, tilkişenler ve kapariler dolduruyordu.
Bazılarının yaprakları delik deşik. Belli ki benden önce başkalarının da dikkatini çekmiş ebegümeçleri. Kimilerinde delikler yaprakların ortasında bir yerlerde, kimilerinde ise yaprakların kenarlarında. Türlü türlü sofra adabı olan envaiçeşit böceğin iştahını kabartıyor olmalılar. Yalnızca böceklerin mi?
Karaburun’un Saip Köyü’ndeki Akdağ’ın yamacı boyunca uzanan derin vadi soğuk ve ıssız mevsimlerde alakargaların, tilkilerin, kedilerin, köpeklerin zeytin ağaçlarıyla özgürce oynaştığı bir sığınak. Kimi yerlerde küme küme toplanmış taş yığınları bir zamanlar, biz buralarda yoğ iken, köyün sakinlerinin de bu oyunun parçası olduğunu anımsatıyor.
Aralık ayında, ülke coğrafyasının başka diyarları beyazlara, kahvelere bürünedursun, bu vadide yeşil renk saltanatını sürüyor. Her yer göz alabildiğine yeşil. Kırlardaki taze otların körpe yeşili, zeytin ağaçlarının kurşuni yeşili, kurumuş ağaçların kahveye çalan çürük yeşili, kayalar ve taşların üzerindeki alglerin kadifemsi fıstık yeşili ve on yıllık botlarımın zamana direnen güngörmüş yeşili.
Vadinin yamacındaki peyzaj oyuklarla dolu; oyuklar bir canavarın ayak izlerini andırıyor. Bozkır köylüsü dedem hayvanına, bostanına, ürününe zarar veren her türlü yaban hayvanına canavar derdi… Tüm gece tatlı bir sessizlikte uyumamış olsam delirmiş bir traktörün vadinin yamacında patinaj yaptığını düşünebilirdim. Oyuklarla ebegümeçleri birbirine dolanık. Görmemiş olsam da adım gibi biliyorum bu izlerin domuzlara ait olduğunu. Domuzlar da seviyor ebegümeçlerini demek. Geceleri bahçeye ya da terasa çıktığımda burnuma buram buram gelen toprak kokusunun nereden geldiğini şimdi anlayabiliyorum. Domuzlar gittikleri yerlere bu derin toprak kokusunu da götürüyorlar. Yağmur sonrası toprak kokusu gibi değil. Daha başka bir şey bu. Yerin yedi kat altından gelen daha kesif bir toprak kokusu. Toprağın farklı katmanlarının birbirine dolandığı dolanık bir koku bu. Gökyüzünü görmemiş bir kökyüzü kokusu bu. Domuzların gece dolaşmalarını homurtuları yoksa şayet muhakkak bu kokudan anlayabiliyorum. Domuzlar yerin yedi kat altında pulluk gibi çalışan devasa dişleriyle birtakım leziz kökler ararken bir toprak emekçisi gibi çalışıp toprağı da havalandırıyorlar. İnsanların gündüz mesaisi bittiğinde domuzların gece mesaisi başlıyor. Henüz hayatımda hiç domuz görmedim gün yüzüyle ve dünya gözüyle. Ama nasıl koktuklarını ve neler yemekten hoşlandıklarını biliyorum. Bir de homurtularını.
Heybeme dolduruyorum ebegümeçlerini. Her halinden bir miktar olsun istiyorum. Ortası delikliler, kenarı tırtıklılar, domuz severler ya da domuzlarca sevilenler… Cümle canlıya dolanan ebegümeçleri bana da dolansın istiyorum. Şimdi zemheri ayazında bir fincan sıcak çay oldu, dilime dolanıyor. Tadı ıspanak yemeğini andırıyor. Yaban otlarını gerçek adlarıyla öğrenmenin Latince bilimsel karşılıklarını öğrenmekten başka yolları da olmalı. Koklamak gibi mesela. Ya da benim yaptığım gibi kokusu aklıma ve kitabıma yatandan bir fincan sıcak çay yapmak gibi. Bazen bol sarımsak ve çarşamba pazarından köylülerden aldığım zeytinyağı ve sirkeyle şöyle güzel bir zeytinyağlı yapıp yemeğin yanına katık etmek gibi. Ya da kendimi çok maharetli hissettiğim günlerden birindeysem eğer, atalık/analık karakılçık buğdayının unundan açtığım hamurla otlu gözleme yapmak gibi.
Konak, İzmir
Aralık 2023
Nüfus idaresi memurlarının bir gün çat kapı çıkıp geldiklerinde beni bulabilecekleri sahih bir ikamet adresim yok. Resmî olarak evsiz olsam da bir yanım buna direniyor; dünyayı, yaprağındaki bir çiy tanesinin titrettiği gül goncası gibi sevdiğin vakit her yer insanın evi olabilir diyor. Ebegümeçleri gibi. Ebegümeci doğal olarak Kuzey Afrika, Avrupa ve Batı Asya’da yayılış gösterse de bugün kutuplar dışında tüm yeryüzüne yayılmıştır. Ekseriyetle tarlalarda, tahrip edilmiş arazilerde ve yol kenarlarında karşımıza çıkarlar; mayıs-ekim döneminde mor rengi yıldızımsı çiçekler açar, tohuma dururlar. Ben şu alemde dünyadan çok yeryüzüne yakın bir yalnızgezenim; kendi kabilemi ararım. Şu sıralar ebegümecigiller kabilesiyle yoldaşlık ededururum. Çünkü sığınabilirim mor duldasına ebegümeçlerinin, nereye gidersem gideyim. Onların gösterişsiz, yalınkat, iddiasız edasında güzelliğin en yumuşak ifadesini duyumsarım.
Şehirler boyunca geçici evlerde mesken tutarım. Yolumun İzmir ayağındaki ilk geçici ev güzel Mişa’nın evi. Mişa[ii], İranlı bir göçmen aşçı. İzmir’in insanın içine işleyen kış ayazı daha ilk haftadan beni yataklara düşürüyor. Çok hastayım, ciğerlerimden gelen hırıltıyı duyabiliyorum. Henüz tanıdığım birinin evinde hastalandığım için pek bir mahcubum. Mişa ben senin derdinin devasını biliyorum diyor. Annesinin o çocukken hastalandığında yaptığı çorbadan yapıyor: aş-i sabzi. Benim için yalnızca tohum ve sebzelerle. Çünkü her tarif insanlarla birlikte göç ettikçe, biraz biraz aşınıp serpilir, her yeni karşılaşmayla ve mümkünlüklerle. Bolca doğradığı soğanı bir güzel kavuruyor, sonra erzak dolabında ne kadar bakliyat, hububat cinsi tohum varsa kavrulmuş soğanlarla buluşturuyor. Tencereyi ağzına kadar suyla doldurduktan sonra onları kaynamaya bırakıyor, usul ateşte. Tenceredeki kırk ambar yumuşadığında bozdolabında ne kadar yeşil yapraklı sebze varsa ince ince kıyıp onları da ateşin üstündeki cümbüşe buyur ediyor. Büyülü dokunuşu ise sona saklıyor. Annesinin Tebriz’in dağlarından, çayırlarından toplayıp postaladığı birtakım memleket otları. Ah, şu göçmen mutfakları… Evini, çocukluğunu, anne hasretini otunda, baharatında taşıyanlar… Bir de Mişa gibi çalınmış, örselenmiş gençliğinin hıncıyla yola düşenler var, insanca bir yaşam düşünü mutfaklarda kuranlar…
İyileşiyorum. Ama bir hafta sonra da Mişa düşüyor yatağa. Aynı dertten. Virüslerimiz birbirine dolanıyor. Aş-i sabzi pişirme sırası şimdi bende. Mişa’nın tarifini sonuna kadar dikkatle uyguluyorum. Bir farkla. Onun büyülü dokunuşuna ben de bir büyü eklemek istiyorum. Bir koşu İnciraltı Kent Ormanı’na gidiyorum. Heybemi körpe ebegümeci yapraklarından bir çorbalık dolduruyorum. Flamingolara uzaktan selam edip eve dönüyorum. Ege’nin otları Tebriz’in otlarına dolandığında aş-i sabzimiz de tamamlanmış oluyor. Mişa iyileşiyor. Bir ayın sonunda onca badireden sonra arkadaş oluyoruz. Usul ateşte demlenmiş bir arkadaşlık, çorba çorba, kâse kâse.
Akdeniz havzasında yüzyıllardır iyi bir besin ve şifa kaynağı olur ebegümeci insanlara. Anadolu’da ot ilminin tarihsel kaynaklarına göre ebegümeci çok ilaca karuşur. Ben müsaadenizle buraya biraz karışıp ebegümeci birtakım dostça yakınlıkların mayasına da karuşur diyeceğim. Önce hastalıklarımız birbirine dolanıyor, sonra otlarımız. Arkadaşlık böylesi bir dolanıklık değilse ne?
Sunum önerisi: Aş-i sabzinizin üzerine kavrulmuş, hafif yanık, ince kıyım soğan ve baharatlarla yağ cozdurmayı unutmayın. Afiyet olsun. Afiyed Başed[iii].
Notlar
[i] Bu yazıda ebegümeciyle ilgili botanik bilimini ilgilendiren bilgiler için “Kocaeli Bitkileri” internet sayfasından yararlanılmıştır.
[ii] Etik kaygılarla yazıda bahsi geçen kişinin adı anonimleştirilmiştir.
[iii] Farsça afiyet olsun anlamında.
