Ebeveynlik hakkında bu kadar şey konuşuluyorsa, neden hala bu kadar yalnız hissediyoruz?
Bu kadar bilgi, bu kadar kaynak, bu kadar öneri varken, neden yetersizlik hissi bu kadar tanıdık?
Ve doğru şeyleri yapıyorsak, neden bir şeyler hala eksik gibi geliyor?
Bunlar benim sorularım. Beni bu çalışmayı hazırlamaya iten sorular. Sıklıkla benzer soruların başka ebeveynlerin içinde de yankılandığını duyuyorum. Ebeveynlik hiç bu kadar görünür olmamıştı ve bir yandan da hiç bu kadar ağır hissettirmemişti. Neden?
Belki de bu soruların yanıtı “ebeveynliğin” nasıl çerçevelendiği ile ilgilidir.
Ebeveynlik, son yıllarda hiç olmadığı kadar performatif bir alana dönüştü. 2024 yılında yayınlanan “Ebeveynler Baskı Altında” başlıklı bir rapor da tam buraya işaret ediyor. Ebeveyn olmanın kendisi bir stres kaynağı haline geldi. “İyi bir ebeveyn olmak” bir beceri seti halinde sunuluyor: “doğru” yöntemleri kullanmak, “doğru” kaynakları okumak, “doğru” sınırları koyabilmek, “doğru” uzmandan destek almak… Sanki doğru bilgiye sahip olursan, doğru adımları atarsan ulaşılabilecek uzak bir hedef gibi “iyi ebeveynlik”. Bütün bu doğruların içinde ebeveyn kendi özgünlüğünü, yapabilirliklerini bulamıyor. Yapması gerektiği söylenen şeyler, takip etmesi gerektiği öğütlenen yollar işe yaramadığında kendini sorguluyor; öyle ya, bu kadar uzman bunu söylerken herhalde kusur kendisinde ve kendi beceriksizliğindedir diye düşündüğü yetersizlik denizlerinde boğulurken buluyor kendini.
Bu tabloda göze çarpan bir şey daha var: Ebeveynin kendisi.
“Neden bu kadar zorlanıyorum?” sorusu kişisel bir başarısızlık gibi hissettiriyor. Oysa bu zorluk paradigmanın içinden geliyor; bireysel değil, yapısal.
Tüm bu “doğru yapma” baskısının içinde ebeveynin kendi sinir sistemi, kendi tükenmişliği, kendini düzenlemesi (ya da düzenleyememesi) neredeyse hiç konuşulmuyor. Sanki ebeveyn bir araç, bir makina; doğru kullanılırsa işe yarayacak, yanlış kullanılırsa bozulacak. Oysa ebeveyn de bir beden. Yorulan, düzenlenmesi gereken, bazen boşalan, bazen taşan bir sinir sistemi. Bu kadar eleştirel ve performatif bir alanda ebeveyn kendisiyle bağlantı kuramıyor, kendi ihtiyaçlarını fark edemiyor, kendi kudretleriyle buluşamıyor. Çünkü sistem bir yandan “vefakâr, cefakâr” bir ebeveyn isterken, bir yandan da “çocuk da yaparım kariyer de” diyor ve bütün bunları kucaklamaya çalışan ebeveyn kendinden gitgide uzaklaşıyor. Oysa o yorgun, kendinden uzaklaşmış ebeveyn, çocuğun da asıl kaynağı.
Dolayısıyla ebeveynin üzerindeki baskı, desteksizlik, yetersizlik hissi çocuğu da elbette etkiliyor. Ebeveynliği tanımlayan eleştirel perspektif, çocuklara ve çocukluğa dair her şeyi de bir sorun olarak çerçeveliyor. Ağlamak, yapışmak, öfke patlaması, uyumamak… Bunlar yönetilmesi gereken davranışlar olarak ele alınıyor. Hatta bu davranışların nasıl yönetileceğine ilişkin “reçeteler” sunan eğitimlerin “mutlaka” alınması gerektiğine vurgu yapılıyor ve çocuklar da ebeveynleriyle birlikte “hizaya sokuluyor”. Bu eğitimler aracılığıyla “çocuğun bağımsızlaşması” da bir başarı/başarısızlık konusuna dönüşüyor. Çocuğun ebeveyne olan ihtiyacı kabul ediliyor ancak bu, mevcut durum içinde öyle ağır bir yük olarak yaşanıyor ki herkes tarafından bir gün biteceği umuduyla bekleniyor. Çocuğun ebeveyninin desteğiyle uykuya geçmesi, sakinleşmek için ebeveynine ihtiyaç duyması, kendi kendine beslenememesi… Bunların hepsi “bir gün geçecek” diye neredeyse gün sayılan konular oluyor.
İşte tam burada ilişki de görünmez oluyor. Günün sonunda ilişkisellik, genellikle “bağlanma bozukluğu” ya da “terapi gerektiren bir durum” olarak ele alınıyor. Oysa ilişkisellik; gündelik, olağan, biyolojik bir ihtiyaç.
Buradan bakılınca asıl mesele “Ne eksik?” değil de, “Birlikte ne mümkün?” olabilir mi?
Belki de önce sorduğumuz soruyu değiştirebiliriz. “Çocuğuma ne yapmalıyım?”, “Bu davranışı nasıl değiştirebilirim?” ya da “Doğru olan ne?” yerine; “Şu anda burada ne oluyor?”, “Çocuğumun bedeni bana ne anlatıyor?”, “Benim bedenimde ne oluyor?” ve “Aramızdaki ilişki neye ihtiyaç duyuyor?” diye sorabiliriz.
İlişkisel ebeveynlik tam da bu soru değişimiyle başlıyor. Çocuğu geliştirilmesi, yönetilmesi ya da doğru yöne yönlendirilmesi gereken bir nesne olarak değil; bizimle ilişki içinde büyüyen, değişen ve kendi tekilliğine doğru açılan bir özne olarak görmeyi öneriyor. Bu bakışta ilişki, çocuğun gelişimini desteklemek için kullandığımız bir araç değil; gelişimin gerçekleştiği canlı zeminin kendisi.
Çünkü insan yavrusunun başka bir bedene, sese, yüze ve sinir sistemine ihtiyaç duyması aşılması gereken bir yetersizlik değil; biyolojik bir gerçeklik. Kendi kendini düzenleme kapasitesi de ilişkinin yokluğunda değil, yeterince çok düzenlenme, yatışma ve yeniden bağlantı deneyiminin içinde gelişiyor. Koregülasyon bağımsızlığın karşıtı değil; onun gelişebileceği zemin.
Üstelik bu ilişkinin içinde yalnızca çocuk yok. Ebeveyn de kendi bedeni, sinir sistemi, geçmişi, ihtiyaçları, sınırları ve mevcut kaynaklarıyla orada. İlişkisel ebeveynlik, ebeveyne her koşulda sakin kalması ve çocuğunu doğru biçimde düzenlemesi gereken kusursuz bir yetişkin olma görevi vermiyor. Ebeveynin de yorulduğunu, kapasitesinin bazen açılıp bazen daraldığını, onun da ilişki içinde desteğe ve düzenlenmeye ihtiyaç duyduğunu kabul ediyor.
İlişkisellik, ebeveyn ile çocuğun birbirinin içinde erimesi anlamına da gelmiyor. Aksine, yeterince güvenli bir ilişki her ikisinin de daha fazla kendisi olabildiği bir alan açıyor. Çocuk bağlı kalırken keşfedebiliyor, uzaklaşabiliyor ve geri dönebiliyor; ebeveyn yakınlık kurarken kendi ihtiyaçlarını ve sınırlarını koruyabiliyor. Mesele bağı ortadan kaldırarak bağımsızlaşmak değil, bağın içinde farklılaşabilmek.
Bu nedenle ilişkisel ebeveynlik yeni bir reçete ya da uygulanacak teknikler listesi değil. Her çocuk, her ebeveyn, her ilişki ve hatta her karşılaşma başka. Buradaki davet her zaman ne yapılacağını bilmek değil; bir an durabilmek, davranışın ötesini görebilmek ve “Bu karşılaşma bizi nasıl etkiliyor; neyi açıyor, neyi kapatıyor?” diye sorabilmek.
Belki ebeveynlik, böylece bir ömür boyu yetişkinin çocuğu biçimlendirdiği bir görev olmaktan çıkıp ebeveynin ve çocuğun birlikte büyüdüğü, birbirini silmeden birbirinin kudretini artırabildiği canlı bir ilişkiye dönüşebilir.
Bu çalışmada neler olacak?
Çalışma üç ana bölümden oluşuyor:
- İlk bölümde ebeveynliğin içinde bulunduğu kültürel, tarihsel ve bilimsel bağlamı birlikte ele alacağız; eleştirmek için değil, birlikte anlamak için.
- İkinci bölümde yeni bir zemine adım atıyoruz: koregülasyonun biyolojisi, polivagal çerçeve ve ilişkiselliğin nörobiyolojik zemini.
- Üçüncü bölümde ise bu perspektifi kendi alanımıza, kendi ilişkilerimize taşıyoruz: vaka çalışması, kişisel uygulama ve entegrasyon.
Her oturumda hem teorik bir çerçeve hem de pratikler olacak. Ama bu çalışmanın asıl daveti şu: Bedene gelmek. Bilgiyi kafada değil, bedende karşılamak. Çünkü söylediğimiz şey tam da bu, ilişki bedende yaşanıyor.
Ebeveynliği bir performans alanından ilişki zeminine taşımak, sinir sistemimizi tanımak ve birlikte düşünmek için ister ebeveyn olun, ister çocuklarla çalışın, ister çocukluk üzerine düşünün, sizi bu sürece davet ediyoruz.
Ezgi Fındık, Yürütücü
Ezgi Fındık Kimdir?
Ezgi Fındık, çocuk gelişimi alanında akademisyen ve ebeveynlerle çalışan bir gelişim uzmanıdır. Çalışmalarını erken çocukluk gelişimi kadar ebeveyn deneyimine de odaklayarak; ilişkiyi, sinir sistemini ve gündelik ebeveynlik deneyimini birlikte ele alan disiplinlerarası bir perspektifle sürdürmektedir.
Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta; aynı zamanda ebeveynlerle bireysel danışmanlıklar, grup çalışmaları ve eğitim programları yürütmektedir. Montessori yaklaşımı, Polyvagal Theory, farkındalık temelli yaklaşımlar ve Şiddetsiz İletişim alanlarındaki eğitim ve uygulamalarını, tek bir yöntemi merkeze almak yerine birbirini besleyen bir ilişki içinde ele almaktadır.
İlişkisel Ebeveynlik, yıllardır yürüttüğü akademik çalışmaların, ebeveynlerle yaptığı bireysel ve grup çalışmalarının ve farklı disiplinlerden beslenen öğrenme yolculuğunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bu çalışma, ebeveynlere yeni doğrular sunmayı değil; kendileriyle, çocuklarıyla ve kurdukları ilişkiyle yeniden temas edebilecekleri bir alan açmayı amaçlıyor.
İşleyiş
- Bu çalışma 21 Ekim – 23 Aralık 2026 arasında, 10 hafta boyunca, her çarşamba 20:30 – 22.30 saatleri arasında yapılacak canlı-online buluşmalarla ilerler.
- Çalışma Zoom buluşmaları üzerinden ilerleyeceği için her yerden katılmak mümkün.
- Bu çalışma katılımcıların buluşmalara devamlılığını gerektirir. Yine de bu buluşmalar kaydedilir ve katılımcılarla paylaşılır.
- Çalışma süreci boyunca grup içi haberleşmeyi ve paylaşımı kolaylaştırmak için kurulacak WhatsApp grubunda okuma önerileri ve destekleyici materyaller paylaşılır.
Katılım Koşulları
- Herkes bu çalışmaya katılabilir. Herhangi bir disiplinde herhangi bir düzeyde olmanız yahut belli konularda ön okumalar yapmış olmanız şart değil. İhtiyacımız olan her şey bizde var: İlgi, yaşam deneyimi ve kavrayış gücü. Fakat bütün süreci dilediğimiz verimde geçirebilmek için belli bir emek ve zaman ayırmak gerektiğini unutmayınız.
- Kontenjan 20 kişiliktir.
- Katılım ücreti 15.000 TL’dir (KDV dahil).
Başvuru Süreci
Bu çalışmaya katılmak için iletisim.artialan@gmail.com adresine bir e-posta göndererek başvuru yapabilirsiniz. Çalışmaya ve sürecimize dair diğer bilgiler ve ödeme yönlendirmesi başvuru postanıza cevaben tarafınıza iletilecektir.
