“Dök zülfünü meydana gel”i[1] geçen sene yürüttüğüm Sanatçının Yolu çalışma grubunda, çemberlerle bir gruba eşlik edeceğim zaman çalışmaya başlamıştım. Nedenini bilmeden, sezgisel bir şekilde. Bilmeden, sezerek yapmak, eylemek ve sonra olası sebepleri yavaş yavaş yaşayarak bulmak benim için keyifli bir şey. Hayatla dans etmek gibi: madem önümüzde koca bir deniz var, girelim suya, başlayalım yüzmeye, dalıp çıkmaya, suyla hemhal olmaya. Sonra anlarız elbet neden bu su, bu deniz, neden şimdi…
Gönül Yazar – Dök Zülfünü Meydâne Gel (1970) [2]
zülüf (Farsça): sevgilinin saçı
meydan (Arapça): bulunulan yer (alıştığımız anlamına ek olarak)
Bence Türkçe “saçlarını aç, yanıma gel” demiş Aşık Hıfzî; besteci Tanburi Mustafa Çavuş ile yakın yıllarda yaşadıklarını varsayarsak 1700’lü yıllarda. Sevgilinin, dostun saçının açık olması o zamanlarda ne demek anlamak için gelin 18. yüzyıla gidelim… Osmanlı’da örtünme ile ilgili ilk yasak emri 1725’te[3] İstanbul’da yaşayan kadınlara yönelik yayınlanmış:
“İstanbul memleketimizin yüzü suyu, bilginler, dürüstler ve edipler beldesidir. Halkının da günlük kıyafetlerinin şeriata uygun olması devlet namusu gereğindedir… Bundan böyle kadınlar bir karıştan ziyade büyük yakalı ferace ve üç değirmiden fazla baş yemenisi ile sokağa çıkamayacaklardır. Feracelerde süs olarak bir parmaktan enli şerit kullanılmayacaktır. Bu yasakları dinlemeyecek olan kadınların yakaları kesileceği ve esvaplarının yırtılacağı ilan olunsun. Dinlememekte ısrar edenler yakalanıp başka şehirlere sürülecektir.”
Kısacası yasak o zamanlarda dışarılarda saç, baş açmak. Aşık Hıfzî bunu bilerek sözlerine böyle başlamış. Yetmemiş, büyük ihtimalle bu sözlere beste yapmış olan Tanburi Mustafa Çavuş, eser için raks aksağını seçmiş ki duyanlar göbek atsın, sallasın kalçasını, memelerini, kıvırsın omzunu, ellerini… Sonra isterse, ısınınca, açar saçını, eteğini.
ferz (Farsça): satrançta vezir
ferzâne (Farsça): vezir gibi
daire (Arapça): usul vurmaya yarayan tef
hengâme (Farsça): bugünkü anlamı gürültü, patırtı; kelime kökü han-gāma- “karşı karşıya gelmek, buluşmak, çatışmak”
Sanki “vezir gibi atını sür (bilgece davran), tefini al buluşmaya (meşke, cümbüşe) gel” diyerek devam etmiş ozanımız. Meşkte usulü, müziğin ritmini duymak mühim, o yüzden tef, daire de mühim.
Sözlerin kalanına geçmeden önce dairede biraz durmak isterim. Arapça dwr kökünden gelen daire “döngü, dönüş, çember, halka” anlamlarına geliyormuş. Gelin dönelim beni bu esere getiren sebebe, çembere. Çemberle kastettiğim The Way of Council adabıyla bana geçen, 12 senedir olabildiğince tekrar edip başkalarına aktardığım adap. Her ne kadar Kuzey Amerika’da başlasa da kökü, ruhu, her kültürde başka bir geleneğe dokunuyor. Bence Anadolu’daki en yakın hali aşık atışması.
yani
birbirimizi can kulağıyla dinleyerek
o an’da
kalpten doğanı
bir ozan gibi dile getirmek.
Paylaştığımız her hikayenin bir müziği, ritmi, melodisi var.
Çemberde hikayelerimiz birbirine örüldükçe ortaya başka bir şiir, başka bir şarkı çıkıyor.
Beni Aşık eyleyen, asla önceden bilemeyeceğim, işte bu ortak şiirler, şarkılar…
gülşen (Farsça): gül bahçesi
yâr (Farsça): sevgili, dost
dil (Farsça): gönül
muntazır (Arapça): bekleyen, gözleyen
teşrif (Arapça): bir yeri onurlandırma, şereflendirme
“Bülbül senin gülşen senin” yani bülbül de sensin gül de, can da canan da, Aşık da Maşuk da, yin de yang da… İnsana ait nitelikleri kadın ve erkek olarak iki cinsiyete bölüp, yaftalayıp yapıştıran kültürümüzün “dişil enerji”, “eril dil” vs. kalıplarının yanında, bana bu sözler ilaç gibi geliyor. Dilin gönül anlamına geldiğini öğrendiğimden beriyse, bir başka dinliyorum anlattığını.
ünvan (Arapça): isim, özellikle bir kitabın adı
sine (Farsça): göğüs, kucak
suzan (Farsça): yakan, yakıcı
müştak (Arapça): arzulayan, isteyen
Ünvan ile mana Arapça aynı kökten geliyormuş. Göğsümüz, ciğerimiz yanmışsa, ünvan ile cevap vermek, manalı, yakan bir bakış olabilir mi? Tam zamanında gözlerinizin kavuştuğu o güzelleri ve bakışmalarınızı hatırlayın… Editörlerimden Eylül’ün bizlere tekrar tekrar sorması gibi: “Hissedebiliyor musunuz?”
Bakışıp, ya da sevgilinin ismine cismine uygun yakıcı eylemi neyse onunla, yandıktan sonra, “seni arzuluyorum” demenin Aşık edebiyatı hali de: “müştak sana bin can ile”… Dilde cilve.
tar (Farsça): tel, ip, bağ
ülfet (Arapça): yakınlık, alışkanlık
firkat (Arapça): ayrılık
“Tar-ı ülfet” o dönem kalıp olarak kullanılan sözlerdenmiş, dostluk, sevgi bağı demekmiş. Sözlerini sona erdirmeden önce, “Aramızdaki bağı bile isteye kestin mi?” diye soruyor Aşık Hıfzî. Kırdın mı diye sorduğu ise sohbet muhabbet ederken doldurulan kadeh olsa gerek… Belki şarapla dolan cam kadeh, belki aşkla dolan kırılgan kalp, belki ikisi birden. Son kez gel diye seslenmeden önce de sanki feryat ediyor:
“Ayrılık çektirme bana”
Eserin makamı Hisar-Buselik. Henüz makamsal olarak inceleyebilecek bir derinliğim yok maalesef. O yüzden çok yüzeysel bir şekilde, bu esere klasik müziklerimizin “Dinlettin boynu bükük şarkılar”ı diyebilirim. Gönül Yazar da Edis gibi işveli; iki parça da “gel” derken, yâre özlem doluyken, oynatıyor bizi.
Eserin doğduğu yıllardan ilgimi çeken bir başka şey Lale Devri, yani Osmanlı çöküşe geçmişken bazılarının zevküsefâ sürme hali… O zamanın padişahları sanatçıları ayrı bir gözetmiş, kollamış. İlk matbaa, çeviri konseyi, çini atölyeleri… Kimi sanatçılar için pırıltılı zamanlar. Bu sayede, korunup kollama ile pek çok eser doğmuş. Üstte resmini gördüğümüz Levni Abdülcelil Çelebi döneminin en popüler sanatçılarındanmış.
Bu yazıyı tamamlamadan, Lale Devri’ni, günümüze ve daha geniş bir coğrafyaya, dünyaya uyarlayalım isterim. Belki azıcık abartarak: Bugüne dek dünyada satışı yapılmış en pahalı resim Leonardo Da Vinci’nin Salvator Mundi adlı eseriymiş, bir İsa portresi. 2017’de bir müzayedede 450,3 milyon dolara satılmış, yaklaşık olarak bugünkü değeriyle 20 milyar Türk lirasına. Bu parayla neler yapılır kısmına girmiyorum. Herkes kendi gördüğüne doğru der hesabı, elimizde olsa hepimiz başka şeyler yapardık. Suudi Prens Bedir bin Abdullah, bu resmi Louvre Abu Dabi Müzesi’nde sergilenmesi için satın almış. Da Vinci’nin daha önce de yıllarca ortalarda olmayan bu resmi, The Guardian’ın haberine[4] göre şu anda Cenevre’de bir depoda olabilirmiş.
Hristiyan inancına göre herkesin içinde yaşadığı kabul edilen bir isme,
neden bir suret atanıp tekrar tekrar resmedilmiş acaba?
Gözümüze inanma alışkanlığımızdan mı?
Bilmiyorum…
Neler olmuş da
bilmem kaç sanatçının
bilmem kaç İsa portresi varken
bu resim bu paraya satılmış?
Bilmiyorum.
Resmin adı “Dünyanın Kurtarıcısı”.
Benim için kurtuluş özle bağlantılı bir şey: özgür, özgün, özerk, öz olmak, olabilmek… Geçen sene yayınlanan İnsan Özgürlüğü Endeksi’ne[5] göre Suudi Arabistan, 165 ülkenin içinde 148’inci sıradaymış. Türkiye aynı sıralamada 144’üncü. Özgürlüğün kısıtlandığı bir kültürde dünyanın en pahalı resmini satın alıp bir depoda tutmak… En azından tutarlı.
Girit adasının Hanya şehrinde doğan, Hıfzî mahlaslı Hâfız İbrahim Efendi’nin Arapça-Farsça-Türkçe-Yunanca olmak üzere dört dilde yazdığı Lügat-i Erba’a[6] adında bir sözlük de varmış. Bu sözlükte Aşık Hıfzî diyor ki:
“Fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilât
Bahr-ı gamdan okuyan erbâb-ı dil bulur necât”
(“Gam denizinden okuyan gönül ustası bulur hayat”)
Sesimizi daha çok duymak isteyenlere okumamız,
okudukça canlanmamız dileğiyle.
Kaynaklar
[1] “Dök Zülfünü Meydâne Gel”, neyzen.com Nota Arşivi
[2] “Gönül Yazar – Dök Zülfünü Meydâne Gel (1970)”, YouTube
[3] Aydın Tonga. “Ahlak tartışmaları bağlamında Osmanlı’dan günümüze kadın”, Bilim ve Gelecek
[4] Vanessa Thorpe. “Salvator Mundi, Saudi Arabia and the saga of the missing masterpiece”, The Guardian
[5] Human Freedom Index 2025
[6] “LÜGAT-İ ERBA’A (HIFZÎ): Arapça-Farsça-Türkçe-Yunanca sözlük”.
Hıfzî, Hanyalı Hâfız İbrahim Efendi (d. ?/? – ö. 1213/1798)
[7] Dil Derneği Türkçe Sözlük
[8] Nişanyan Sözlük
