Ya Her Şey Çok İyi Giderse?

  • Reading time:7 dakika
// Gülden Alaz Meriç //

Çocukluğumdan beri yaptığım bir yağmur sonrası ritüelim var: gökkuşağı aramaya çıkmak.

“Ne kadar muhteşem bir şey ki,” diye düşünürdüm o zamanlar, “yağmur yağacak, dinecek ve hava açacak. İşte o zaman, yeterince yürürsem bir yerlerde mutlaka gökkuşağı ile karşılaşacağım.”

Bütün güzelliği ile gökkuşağıyla karşılaşmak için ilk fırsatta dışarı kaçardım, hâlâ da öyleyim. Hatta bu defa işin içine “gökkuşağı görürsem dilek tutacağım” gibi bir totem de dahil ettim. Böylece yılların keyfini bir meydan okumaya dönüştürmüş oldum. Bu da bir süre sonra gökkuşağı arama eğlencesini “Ya gökkuşağı bulamazsam?” gibi bir kaygıyla gölgelemeye başladı.

Artık biliyorum ki her yağmur gökkuşağı getirmiyor. İster istemez bu bilgiyi deneyimime dahil ediyorum. Bu bilginin kaygıya dönüşmesi de yine kendi kendime oluşturduğum dilek totemi sonucunda oluşuyor.

Oysa bana keyif veren bir şeyi sadece yaşamayı da tercih edebilirdim. Olduğu haliyle, geldiği gibi yaşamayı ve sonuçta da beni en çok mutlu edecek olan olasılığın olabileceğini düşünmeyi… Çocukken sahip olduğum o çok sevdiğim zihinsel tutuma yakın olmak yani. Hani aynısına sahip olmak olmasa da, ki aynısı “Biliyorum ki gökkuşağı çıkacak!” olurdu, en azından ilk olarak olumlu olasılığı düşünebiliyor olmak.

Hayata olumlu bir yerden bakabilmenin, iyi olanın da olabileceğini düşünmenin ya da en azından henüz gerçekleşmemiş kötünün gerçekleşebileceğini düşünmemenin küçümsendiğini, bütün bunlardan kaçılması gerektiğini, bunların “toksik pozitiflik”, “polyannacılık” gibi değerlendirildiğini gözlemliyorum kendi hayat deneyimlerimde çoğu zaman. Olasılıklar arasındaki kötünün öne çıkarılmasının nedeni de “hayal kırıklığını önlemek” olarak açıklanıyor.

Bir süredir hayal kırıklığını önlemek adına, akla gelen ilk anlamıyla hayal kuramadığımı fark ettim. Hayal kurmadan yaşamanın mümkün olduğu zannedebiliriz, hayal kurmayı iyi şeyleri hayal etmeye indirgediğimiz zaman. Ama, yine fark ettim ki, kötü olasılığı ön plana çıkararak yaşamak da kötüyü hayal etmek oluyor. Nedense kötüyü hayal ettiğimizde, zihnimize çağırdığımız olasılığın daha gerçekçi bir noktayı işaret ettiği yanılgısına kapılıyoruz. Ve ortaya şu safsata çıkıyor: İyiyi düşünürsen hayalperestsin, kötüyü düşünürsen gerçekçi.

Oysa iyi olasılıklar da kötü olasılıklar kadar gerçekliğe dahil. Hatta iyi olasılıkların gerçekliğe dönüşebileceğine dair farkındalık, yani umut, tutarlılıkla sahip çıkmamız gereken bir şey aslında. Umudun olmadığı noktada olanaklı gelecek sayısı 1’e iner ve bir durumun gerçekleşme olasılığı 0 olarak hesaplanır. Böyle bir durumda da hiçbir özgürlüğümüz kalmaz, diyebiliriz sanki. Çünkü özgürlük, seçenek varlığında ortaya çıkar. Seçenek tekse, başka bir imkân yoktur. Bir adım daha atarak söylemek isterim ki, özgürlük yoksa sorumluluk da zaten yoktur. Eylemlerimiz önceden belirlenmiş bir çerçevenin içinde gerçekleşiyorsa eğer, o çerçevenin dışından sorumlu tutulamayız, çünkü orası dahil olabileceğimiz, seçebileceğimiz bir alan olmaktan çıkar. Dolayısıyla umudu, yani bir şeylerin iyi gidebilme olasılığını reddettiğimizde özgürlüğümüze ve sorumluluk kapasitemize büyük bir engel koymuş oluyoruz. Yumuşatmadan konuşayım, onları yok ediyoruz.

Sıkışmış hissettiğim dönemlerde, ki bu çok sık olur, bir süredir Flow’daki kapibarayı aklıma getiriyorum. 2024’te gösterime giren Flow, bir distopya aslında. Animasyonun başından itibaren anlıyoruz ki insanlar yok olmuş, bitkiler ve hayvanlar hayatta kalmış. Bir süre için başroldeki o tatlı, özgür ruhlu siyah kediyi, huzur içindeki yaşamında izliyoruz. Sonrasında ise bir zamanlar bizim de keyfini sürdüğümüz gezegenimiz sular altında kalıyor. İşte bu süreçte kedinin yolu diğer hayvanlarla kesişiyor. Onlardan biri de kapibara.

Bir şekilde edindikleri salın içinde, suyun üstünde tutundukları hayat kara hayvanları için tabii ki çok zor. Gelecek belirsiz, özellikle kedi korku içinde. Sudan çok hoşlanmıyor, onunla çok savaşıyor. Öyle ki, o kadar savaşmasa rahatlıkla halledebilecek durumlarda hayati tehlike yaşıyor.

Bu çok tanıdık bir duygu. Hemen kendi hayatıma dair şeyler geçiyor zihnimden. Kötü durumlarla savaşırken onları kendi kendime düşünerek olduğundan daha da kötü haliyle algıladığım bir sürü anı… Bir kısmı beni hasta etmiş, bir kısmını halen hatırlamak dahi istemiyorum.

Bu anlık içe bakış beni filmden koparmıyor tabii. Öyle bir film Flow. İzlerken bir yandan kendini de izliyor insan. En azından bana böyle oldu.

Filmdeki diğer hayvanların da değişik duyguları, istekleri var. Ama yalnızca kapibara, hayatın o an onlara sağladığı her türden iyiye, telaşın duygudurumunu ele geçirmesine izin vermeden uyum sağlıyor. Ona göre sanki yarın hiç de kötü bir şey olmayacakmış gibi. O an, o salın üstünde ve o an olabilecek en güzel şey o. Bir balinanın rahatlıkla yüzüp zıplayabildiği derinlikte bir sudasın ve salın var. Daha ne istenir ki olanaklı tüm durumlar çerçevesinde? Üstelik geçtikleri yerlerde zaman zaman bulabildiği yiyecekler var. Yiyecekler yoksa uyku var. Etrafında yalnızlığa mahkûm olmayacağı yol arkadaşları var. Kapibaranın gözünde yaşadıkları gerçeklik, hayatta oldukları sürece yeterince iyi.

Bu arada etrafına karşı da duyarsız değil. Yol arkadaşlarını sevgiyle kabul ediyor, onlara değer veriyor; onların başına kötü bir şey geldiğinde müdahale ediyor. Telaşsız bir karakter değil yani, az önce de belirttiğim gibi, telaşın dominantlığına izin vermiyor sadece. “Flow” onun için sel baskınından ziyade, kelimenin Türkçeye çevrilmiş tam anlamıyla akışa dönüşüyor: olanaklı durumların hepsinin getirdiği, içinde iyisiyle kötüsüyle bir sürü olasılık olan bir gerçeklik. Neden henüz gerçekleşmemişken olası kötüye dair beklentiye girsin ki?

Kapibara, kriz anlarında yanımda olmasını istediğim bir karakter. Belki bir arkadaş, bir sevgili, bir bilirkişi ya da bir akraba, artık neyse… Ama fark ediyorum ki bir zamanlar sahip olduğum ve çok gerilerde bıraktığım bir halim o aslında. Ben de bir zamanlar “Şu an iyiyim ve önemli olan da bu…” diyebilen biriydim. Hayat geldi bildiği gibi ve artık “Şu an iyiyim ve bunu korumak için çok çaba harcamalıyım, çünkü iyilik garanti edilmiş bir şey değil, kötü şeylerin olması çok daha kolay.” diyen birine dönüştüm.

Peki ya her şey çok iyi giderse? Sahiden bu, olasılık dahilinde değil mi?

Kötü olasılığın iyi olasılığa göre yaşama daha kolay dahil olacağına dair inanç, hayatın içinde o kadar çok yerde karşımıza çıkıyor ki… Çocukluğumuzda dinlediğimiz masallarda iyi olana kavuşmadan önce çekilen büyük acılar anlatıldı. Büyüdüğümüzde sevincimizi çok paylaşmamamız gerektiğini öğrenmiştik. “İyi şeyler, dillendirildiğinde gerçekleşmez.” gibi salt sezgiye ve korkuya dayalı bir şartlanmayla insanlarla olan paylaşımlarımızdan iyi olanı eksiltmiş olabiliriz.

İyi olanı gizli tuttuğumuzda, olasılık dahilinde olduklarını hatırlamamamız normal değil mi?

Yine sorayım: Peki ya her şey çok iyi giderse? Ya o ilişki tam hayal ettiğim gibi yürür, o makale sorunsuzca kabul alır, iyileşmesini çok istediğim o insan iyileşirse? Bu durumda hayal kırıklığı korkusuyla kötüyü hayal ederek kendi algıma, bilme kapasiteme, duygularıma karşı bir yanlış yapmış olmaz mıyım?

Hayal kırıklığına uğramaktan korkmak bir noktada anlaşılır olsa da, bu durum umudu yok eden düzeye geldiğinde ortada kendimize yaptığımız bir yanlış var ve bu da etik bir sorun aslında. Bu etik sorun, kendimizi gerçekçi olmayan bir senaryoya mahkûm etmemizden kaynaklanıyor. Gerçeği iyi olasılıklardan arındırarak sadece kötüye indirgeyip çarpıtma halinden yani. Bu neye yarayabilir ki?

İyi olasılıkları da değerlendirme dahiline almak elbette kötüyü görmezden gelmek, onu hiç akla getirmemek değil. Sadece öyleymiş gibi algılanabiliyor. Kapibara da eminim ki farkındaydı ertesi gün hayatta olmayabileceğinin. Bindiği salın parçalanabileceğinin. Arkadaşlarının başına bir şey gelebileceğinin. Tam da bu yüzden gereken yerlerde kriz çözümlerine dahil olabildi. Ama bu durum, o an sahip olduğu iyiden destek almasına, haz duymasına engel olmadı. Çünkü bütün kötü olasılıklar kadar iyi olasılıklar da söz konusuydu ve onlar tam olarak umudu, o andan tatmin olabilmeyi seçmeyi, birkaç saatlik rahat uykuyu, bir öğünlük yemek keyfini sağlıyordu.

Olması gereken de zaten buydu.

Çocukken gökkuşağı arayan halimle yıllar sonra bir şarkıda karşılaştım. Accept, The Best is Yet to Come. Sözlerini çevirerek yazayım:

“Yağmur yağdığında gökkuşağı ararım.
Karanlıkta yıldızları görürüm.
Bana hayalperest de, saf de…
Her zaman en iyi olanın gelmekte olduğunu söylerim.”[1]

Çok şaşırmıştım, gökkuşağı arama kısmından itibaren. Bir zamanlar olduğum o kişiyi de çok özlemişim. Elbette, dediğim gibi, her yağmur gökkuşağı getirmeyebilir, ama bu gökkuşağı çıkmama olasılığını daha ön plana alma anlamına da gelmez ki…

Belki de her şeyin çok iyi gittiği olasılıklar, sadece hatırlandığında bile insana iyi geliyordur. Hayal kırıklığına dair korku, hayal kırıklığını kendisinden daha büyüktür belki. Hepimiz nasıl deneyimleriz bilmiyorum. Aslında sadece hayal kırıklığını başladığı gerçek andan daha öne, korku ve beklenti kılığında çekmeye gerek olmadığını düşünüyorum.

 

Not

[1] Bu kısımda “The best is yet to come” deniyor, ben böyle çevirdim, ama “Güzel günler bizi bekler.” anlamı da çıkabilir, bilemedim.