“Bitmek” durumu, çabalamaya ya da çabaya kıyasla çabasızlığı çağrıştırıyor bana. Şöyle bir düşündüğümde üzerinde az da olsa çaba harcanmamış iletişimlerin, alışkanlık haline gelmesi için gereken belirli bir düzeydeki tutarlılığın gösterilmediği pratiklerin, kendi haline bırakılan yeteneklerin, rutin halini almasına güvenilen ama bir sebepten ihmal edilen alışkanlıkların bir süre sonra hayatımızda olmadığını, yani bittiğini fark edebiliriz. Bende böyle oluyor en azından.
Peki, çaba harcayarak bitirdiklerimiz? Birazdan yazacaklarım, bitmesi için çaba harcamamız gereken bir olguya dair zaten. Ama öncesinde netleştirmek isterim ki çaba harcayarak bitirmemiz gereken şeyleri, tamamladığımız şeylerden ayırmamız gerekiyor. Kelimenin gündelik kullanımlarıyla ev işleri de biter, ödevler de; toplantılar da biter tatiller de. Hepsi için de bir emek gerekir, değil mi? Bir hazırlık süreci, sadece ona ayrılmış belli bir vakit, odak… Kısacası bir iskelet bellidir, hedef vardır; eylem ya da durum neyse başındayken kestiririz sonunu. İşte böyle şeyleri “tamamlamak” olarak görüyorum ben, çaba harcayarak bitirmeye kıyasla. Sonuna gelmek için bir şekilde emek verilen her şeyi tamamlamış olduğumuzu söyleyebiliriz. Ben burada, yazının başında örneklendirdiğim bitme hallerinin tam tersi niteliğindeki bir bitişin olasılığından bahsedeceğim şimdi. Bitişi çabasızlıkla gelmeyen, tam tersi, varlığı çabasızlıktan beslenen bir olgu. Tanık olmanın, yaşamanın, hakkında konuşmanın ya da yazmanın çok zor olduğu bir gerçeklik: zorbalık.
2002 yılında çıktığında daha çok metal ve rock müzik dinleyenlerin radarına giren Thoughtless, Korn’un hem çok sert ve güçlü klibiyle hem de sözleriyle akran zorbalığına dikkat çektiği bir şarkısı. Henüz 11 yaşında bir çocukken bir müzik kanalında klibine denk gelmiştim. Görsel ve sözel anlatımı elbette o zamanlar için ağır gelmişti. İngilizceye İngilizce kitaplarının sınırladığı bir çerçevede hakimiyetim vardı: Her dilden, her milletten, her yaştan, her durumdan bir arada olan ve masmavi gökyüzünün altında bir arada gülümseyen insanlar ve onların birbirleriyle olan, ağırlıklı olarak yeme-içme ve hobilere dair diyalogları. Ancak, bu noktada ne yazık ki demek zorundayım, şarkıda neler anlatıldığını yine de anlayabilmiştim. Şarkıda anlatılanlar, hayatta aktif olarak yaşadıklarım ya da uzaktan gözlemci olarak tanık olduklarımla daha çok örtüşüyordu İngilizce kitaplarındakilere kıyasla. Bugün 34. yaşımın sonlarındayken, yıllar sonra yeniden dinlediğimde şarkının biraz karikatürize olmasını umdum, ancak artık sözlerini önceki dinleme deneyimime kıyasla çok daha net işitebildiğim halimle fark ettim ki şarkı, buz gibi bir gerçekliği anlatıyor: Zorbalık, zorbalığa uğrayan tarafından bir biçimde devam etme eğiliminde. Bu kısma geri döneceğiz.
Bu sene izleyiciyle buluşan mini dizi Adolescence’ın, Korn’u takip eden kitleden daha kalabalık bir kitleye hitap ettiğini söyleyebiliriz. Ergenler, mesleği gereği ergenlerle iletişim halinde olanlar, ebeveynler, ebeveyn olmayı düşünenler, belli mesleklerin mensupları, kendi halinde yaşayıp gidenler… Muhtemelen, abartmaktan çekinmeden, herkes bu dört bölümlük dramdan kendi hayatına dair bazı çıkarımlar yapabilir. Çünkü dizi, suç işleyen, zorbalık yapan, zorbalık gören, suç işleyenin etrafında olan, suç işleyeni anlamaya çalışan, suçu ortaya çıkarmaya çalışan, dümdüz yaşayan, bir anda hayatı değişen, hayatı biten farklı karakterlerin gözünden izleyeceğimiz şekilde akıyor. Ancak bunu yaparken empati yaptırmanın ötesine geçip olan biteni bir gözlemci olarak izlememizi, olaylara da kendimiz olarak dahil olmamızı sağlayabiliyor. Bence dizinin başarısı ve aynı orandaki yoruculuğu da buradan geliyor.
4 buçuk dakikalık klibin ve 4 bölümlük dizinin, bana göre en güçlü ortak mesajının, zorbalığın nasıl da kendiliğinden devam edebildiğini göstermesi olduğunu söyleyebilirim. Elbette zorbalığa uğrayanların acıları, zorbaların acımasızlığı, tanık olanda yarattığı rahatsızlık da önemli; ancak zorbalığın devamlılığına dair fark edilmesi gereken o çabasızlık halinin vurgulanması, dolaylı yoldan eyleme davet olduğu için bu kısmı biraz daha önemsiyorum galiba. Şarkıda zorbalığa uğrayan karakter şu soruları soruyor:
“Neden benimle alay etmeye çalışıyorsun?”
“Bana yaptığın şey komik mi?”
Bu soruların hemen arkasından da zorbalık yapan kişinin de tıpkı zorbalık gören kendisinin ağladığı gibi ağlamasını, bunun da gözlerinin önünde gerçekleşmesini dilediğini duyuyoruz. Üstelik bu dilekleri de oldukça sert ve acımasız bir şekilde iletiliyor bize.
Klipteki karakterin, fiziksel açıdan akranlarından daha zayıf olduğunu, çevresi tarafından tuhaf, çirkin, rahatsız edici olarak algılandığını görüyoruz. Bu karakterin klibin sonuda zorbalık gördüğü çevreyle yüzleşmesi de kendi gördüğü zorbalık derecesinde rahatsız edici, mide bulandırıcı bir şekilde oluyor.[1] Her şeyin gerçekleştiği son sahnede karakterin yanında Şeytan ile gelmesi de, içinde de onun düşüncelerini yönlendiren başka bilinçlerin olduğunu görmemiz de oldukça anlamlı, çünkü böyle olunca karakterin hem metafizik hem de fiziksel yönden iradesi kilitlenmiş durumda: Şeytan’a dair anlatımlarda onun kişiyi kötülük yönünde manipüle ettiği, hiçbir şey yapmasa bile kişiye vesvese vererek bir şekilde kötülük yapmasına sebep olduğunu düşünürsek klipteki karakterin iradesi metafizik açıdan, kişinin kafasında kendinden başka sesleri duymasının zihinsel patolojileri işaret ettiğini düşünürsek de irade fiziksel açıdan engellenmiş oluyor. Dolayısıyla iradenin olmadığı yerde zorbalığın doğallıkla devam etmesinden de buna bir son verecek şeyin bilinçli bir bitirme çabası olduğunu çıkarsayabiliriz.
Dizide benzer bir durumu karakterlerden izlemek yerine, dizinin içine çekilmiş halimle deneyimledim. Tam olarak nerede deneyimlediğimi nokta atışı halinde belirtmem gerekirse, odağımın çok büyük bir kısmının, hatta çekinmeden tamamı olduğunu da söyleyebilirim, dizide olduğu psikolog sahnesinde, psikoloğun cinayet işlemiş çocukla konuşmaya çalıştığı o zor anları söyleyebilirim. Çocuğun hiç sevilmediğini, çok çirkin olduğunu, buna inandırıldığını, psikoloğun onu bu açılardan asla anlamayacağını, onu hiçbir zaman sevemeyeceğini ve onun da kendisini bırakıp gideceğini öfkeyle ifade ettiği o sahnede çocuğa duyduğum öfkeyle elimi yumruk yaptım.
Ve küfrettim.
Ve sonra fark ettim ki bu hale gelmek çok zahmetsiz. Kendiliğinden oluveriyor.
Elbette diziyi izlerken çocuğa öfke duymak, ona acımaktan çok daha kolay. Dizinin hiç kimseyi, çocuğu yetiştiren aileyi, içine doğduğu şartları, ona zorbalık yapan sınıf arkadaşlarını ve en önemlisi de kurbanı suçlayan bir tonda olmaması da olması gereken bir durum. Ancak burada söylemeye çalıştığım şey, bende kendiliğinden gerçekleşen tepkinin de zorbalığı devam ettiren türde bir tepki olması. Olaya biraz mesafe koyabilseydim, örneğin izlemek yerine dava dosyası okusaydım, ya da izlerken çalan telefonla bölünseydim, belki de zorbalığın devamıyla örtüşen bir tepki vermezdim. Tepkim bir muhataba ulaşmamış olsa da, kimseyi incitmemiş olsa da, başlaması bakımından önemliydi. Normalde sahip olmayı tercih etmediğim bir tutumun, t0 anında olmadığım bir halin t1 anında aniden ortaya çıkması ve bu kadar çabasızlıkla tetiklenmesi de kişi “bitti” demeden zorbalığın da çabasızlıkla ve kolaylıkla devam edebildiğini örneklemiş oldu.
Bu da yüzleşmesi zor bir gerçeklikti.
Hayatımızda zorbalığı her konumda yaşamış olabiliriz. Zorbanın hedefi olmak da zorba olmak da, tam tersi olan durumlardan daha kolay, daha az zahmetli, daha çabasız. Umutsuz olmayan, gerçekçi bir yerden konuşarak zorbalığı kendi haline bıraktığımız “bitmeyen” olarak nitelendirebilirim. Bu durum kötü, ama umutsuz değil, çünkü bitmeme hali iradenin, kontrolün, bilinçli duruşun olmadığı olasılıklarda söz konusu. Zorbalıkla nasıl mücadele edileceğine dair bir yazı olamadığı için üzgünüm; o eminim ki daha faydalı olurdu. Ama zorbalığın neliğine dair, doğasındaki o çabasızlıkla beslenen yeri hiç ihmal etmemek gerektiğini düşünüyorum.
Not
[1] Bu noktada uyarmak zorundayım ki klip bazılarımız için çok rahatsız edici olabilir.
